23 Mart 2010 Salı

Stockholmmässan Miljöteknik-fron forskning till Energibibliotekets största, kilimat och miljöfrends, Energiying 2010; On dördüncü yazı

Çevrecilik tekniğinin araştırmasından başlayalım. çağın en büyük ütopyasını oluşturan iklim değişikliğine gelelim. Ne olacak? Çevre dostlarıyla bir iki dakika için nerji kütüphanesine girelim! Stockholm Enerji Fuarı 2010, evet!

Yaşadığımız çağın en güçlü büyücülük evresine tanık oluyoruz. Neler oluyor? Daha ne olsun! Dünyanın enerji kaynakları üzerinde dönüyor tüm kaos; fırtına, dövüş, pazar rekabeti, gelecek üzerine rüyalar... Nasıl mı?Değerli İzleyici,

Sürücüsü olmayan bize göre dev, kozmik boyutlara göre nokta diye adlandırılan mavi bir otobüsteyiz, baş aşaşı mı, yoksa yokuş yukarı mı bilinmeyen bir güzergahta salıncak gibi sey(i)rediyoruz. Ütopik mavi rüyalar biraz da bundan. Kaygı, korku, dövüş biraz da bundan. Dünyanın enerji kaynakları üzerinde dönen paylaşım hesapları biraz da bundan. Hiç kimse yarın için güven duymuyor.

Bakın bir şey daha var! Daha fazla konuşma! İş yap! İşte bir afiş hemen orada!

Ne anlamda, ne tür bir güvenle? Ne tür güvensizlik?

Mavi gezegenin geleceği üzerinde tasarlanan sonu gelmez hayal tasarımlarının yarattığı güvensizlik. Nereye baksak, (Türkçe atasözü ile) kimse ayranım ekşi, demiyor!

Bakın! Herkes, tüm bu konuya bağlanmış olan guruplar, finas timleri, ulusal ya da global dev projeler tümü de en doğal, en insan, geleceği en az kirletecek enerji tasarımlarından söz ediyor ve bu taslakların üzerinde yeni bir dünya tasarımı peşinde koşturuyor insanları.

Bunlara, bilim-teknik pertavsızı ile baktığımızda neler göreceğiz? Yağmur ormanları üzerine yapılan saklı-gizli hesaplar kapalı kapılarda tasarlanırken, mavi gezegenin enerji kaynakları tükenirken, hangi verilere kanacağız?

İşte böyle teknik buluşlarla sahneye gelen bir Stockholm Fuarı daha geride kaldı.

Buradan sizlere seslenirken, bu konuda ne tür umutlarla gelecek vaat eden teknik buluşların simgelerini size verebilirim diye kendimi de yokluyorum.

Yalın sözlerle izlenimlerime başvuracağım. Yorum yok!

Şöyle oldu! Nneredeyse altı hafta süren deniz ötesi bir araştırma projesinden döndük ve ayağımızın karı ile soluğu Stockholm Fuarlarında aldık. Arka arkaya geldiler.

İlkin Bot Fuarı ve hemen o sürerken Yaban Doğa Turizmi sergilerine daldık.

Henüz soluk almamaıştık ki bu kez Stockholm Enerji Fuarı zihnimizde dalgalar bıraktı.
Şimdi bu fuardan bazı simgesel görselliklerle, sizlere sunular yapacağız. Sonra başa döneriz ilk fırsatta.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 23 Mart 2010

16 Mart 2010 Salı

Alt för sjön fyller 75 år. Nordens största båtmässan och “Den enda kvinnliga kaptanen i Turkiet, Türkiye'den biricik kadın kaptan”; On üçüncü yazı

'Yetmiş beşincisi yapılan Kuzey'in en büyük bot fuarında Türkiye'den biricik kadın kaptan,' başlık. Doğru okudunuz!

Duyurunun devamı şöyle; "Mycket exklusiv klassisk trä gulet. Besök oss på Turkiska stand, C06:11. Speciel erbjudande, 20% rabat för mässan." Evet!

İskandinavya en büyük Bot Fuarı Türkleri de geçen hafta kucakladı. Türkiye’den, büyük stand. Bu alanda meslek sahibi bazı firmalar, özel acenta ve THY gibi ulusal kurumlar bu renkli fuarda yerlerini aldılar.

İzlenimler sunacağız. Bu fuarın genel bölümleri üzerine birkaç gün sürecek çalışmamız bir 'focus' forumu olacak. İlk birkaç gün deniz aşırı bir ülkede idik ve açılışa yetişemedik.

Kuzey'in bu çok popüler fuarının yarısında Stockholm'e döndük ve 5 - 14 Mart günlerini kapsayan bu alengirli fuarın yarısına yetiştik. Üç gün üst üste taradık her köşeyi. Yaban doğa, dağcılık, macera turizmi düzeyini, vardığı boyutları gördük. Türkler bu sahnede yoktular.

Yaban doğa turizmi ile Argeus/Aydın Ayhan Güney'i, atılım yapan Nebil Tahincioğlu'nu, kısaca Kapadokya'yı gözlerimiz ve gönlümüz aradı.

Son günden bir önce, en kalabalık cumartesi ikindi vakti yine oradaydık. Hemen alttaki fotoğrafta görüleceği gibi haber olabilir düşüncesi ile Türklerin bulunduğu ve THY’nin de yer aldığı boş köşeye kameramızı ve mikrofonumuzu yönelttik.Değerli İzleyici,

Bu fuarın en kalabalık, omuz omuza yüründüğü aralardan geçerek, beklentilerin ertelendiği Türk stantına gittik, düş kırıklığı ile yurda dönme hazırlığı yapan dört kuruluş yönetimi ile görüştük.

THY’nin artan Stockholm sefer sayısı ve yeni fiyatlar konusu bunlardan birisi oldu. Deniz Ticaret Odası Antalya Şube Müdürü Cüneyt Koşu (sağda) konusunda bilgi verdi.








Göcek üçlüsü, Bayan Vilma ortada ve Hasan, Aziz Şimşek Beyler (sol üst fotoğraf) 'Budget Sailing Karayel Yachting Ltd.,' için bilgi verdiler.

Rastlantıyla karşılaştık. Standın dışında ürkek durduk. Güler yüzle yaklaştı. Cıvıl cıvıl konuşkan, renkli yaşam öyküsünü anlattı. Hukuk okumuş, rüyasında bir yelkenli çekmiş onu. Kaptanlık lisansı almış. Avukatlığı bırakmış. Üzerinde fiyatların bulunduğu el duyurusuna göre, (üst başlık) 'enda kvinnliga kaptanen i Turkiet, Türkiye'de biricik kadın kaptan.' Bize göre cesur, girişimci, Nazan Hanım.

'Kurt gazeteciler' gibi apansızın 'ilginç haber' sezgisi geldi. Sorduk! 'Olur,' dedi! Kayıt başladı. Yanılmadık! Bilinmeyenler! NİS Media adına olan izlenimlere dayalı söyleşiyi, yorum yapmadan özetle sunuyoruz.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 16 Mart 2010

SORU; Sayın Nazan Çorta fuar üzerine izlenimleriniz var. Dinlemek isteriz. Sonuç sizi mutlu etti mi?

YANIT; Kendi açımdan söyleyim, bunlar daha ziyade küçük tekne, sail boat, küçük yelkenliye alışıklar. Bir kere benim teknem Gulet. Bu tarz onlara çok yabancı, onlar hep böyle üç beş kişi, küçük teknelerle seyir yapmaya alışmışlar, bir kere bunu (Gulet) tanımıyorlar.

SORU; Siz farklı zevkle deniz gezisi sunuyorsunuz. “Bu tarz onlara çok yabancı,” dediniz. Bunun dışında neler söylersiniz?
YANIT; Ben ilk defa İsveç’e geliyorum. Birçok ülke halkını tanıyorum. Fakat bunlar çok çekingen insanlar.. en basitinden bir nazar boncuğu vermek istiyorsunuz, sanki birşey istiyormuşsunuz gibi bir korku, yani kimse sokulmuyor, kimse... hepimizin o dikkatini çekti. Çok tedirginler. Ben yeni tanıyorum bunları. Danimarkalıları biliyorum kızım orda yaşadığı için, böyle değiller. Bir de bunlar.. nasıl deyim, hala bir sosyalist düşünceyle mi burası.. hala o kafadalar mı acaba veya gelir düzeyleri nasıl onu da bilemiyorum. Ben 25 gün önce Düsseldorf Fuarındaydım, ondan önce Genova’daydım. Ama bizim için herhalde, kendi açımdan söylüyorum, en verimsiz fuar buydu.

SORU;Deniz insanı toplumu İsveç! ‘Düsseldorf Fuarı.. Genova.. en verimsiz fuar buydu,’ dediniz. Bu fuar izlenimlerimize göre, anlatınız çok ilginç! Türkiye için farklı bir refleks mi var, ne dersiniz?
YANIT; Evet, yani, bir de tabii bir yanlış düzenleme olmuş burda. Türkiye olduğumuzu anlatamadık, gösteremedik insanlara. Mesela bu resmi; ‘Hırvatistan mı, Yunanistan mı’ diye soruyorlar. Yani bir eksiklik var, tanıtımda da bir atlayan taraf var. Evet, bir tane şuraya ‘Türkiye yazmışlar, hiç kimse de görüş hizasında olmadığı zaman, insan psikolojisi, tavanlarda birşey aramıyor. Dolayısı ile bir şeye tanık olduk dokuz gündür, her gelen bize, “Siz Yunanlı mısınız, burası Hırvatistan mı, Yunanistan mı,’ hep aynı şeyi soruyorlar.

SORU; Nerden çıkarıyorlar onu? Nedir yanlış olan Nazan Hanım?
YANIT;Bodrum'da çekilmiş şu resim, (arka plandaki tekneler grubu) bu tarz tekne Yunanistan’da var, biz charter yapıyoruz, charter son senelerde Hırvatistan’da çok moda oldu. Bu ikisiyle bağdaştırıyorlar, bir şey daha öğrendik, bunların çoğu Hırvatistan'a yelken yapmaya gitmiş, mesela Yunanistan’a gitmişler. Tekneleri Yunanistan’da duranlar var. Ben burda dilim döndüğü kadar anlatmaya çalıştım, niye Yunanistan’da tutuyorsunuz, euro vererek teknelerinizi, Türkiye’ye getirin marinalara diye. Türkiye’de çok güzel marinalar var.

SORU; Nazan Hanım, dokuz günlük Stockholm izlenimlerinize göre, gelecek fuarlar için Türkiye açısından tavsiyeleriniz olabilir mi?
YANIT; Benim teşhisim şu oldu, İsveç halkı Alanya ve Antalya’yı tanıyor, bunlara orası tanıtılmış, otellere gitmişler. Bunlar Türkiye’de çoğunlukla otel turizmini tanıyorlar. Türkiye’nin Ege sahillerinde de çok güzel tatil yapılacak yerlerin olduğunu anlatmak lazım.

SORU;Farklı bir şey! Sanırım, denizci turizmi bu! Örnek verir misiniz?

YANIT; Evet! Evet! Bizim gulet charterlarımız, efendim küçük yelkenli botlarımız var bence bunların üstünde durulmalı. Bir şey tanıtmak istiyorsak, Türkiye’de deniz turizmini tanıtalım, otelleri değil, otellere talep her yerden var. Çok iyi bilgi verilmesi lazım. Tanıtım eksikliği var. Türkiye’yle ilgili yazıların çıkması lazım. Türkiye’de yelkenciliğin yapıldığını, Türkiye’de marinaların çok güzel olduğunu, fiyatların Avrupa Birliği üyesi olmadığımız için euro bazından daha ucuz olduğunu anlatmak lazım, bunlar hep bizim için birer avantaj tabii.
NİS Media, 13 Mart 2010, Stockholm

18 Ocak 2010 Pazartesi

Stockholm European Green Capital 2010, EU:s första gröna huvudstad Stockholm ; On ikinci yazı

Montelius Vägen yürüyüş kulvarı! Karşıda görünen merkez Stockholm için en uygun fotoğraf çekimine burası en iyi yanıtı verir.

Geçen hafta yine böyle günübirlik bir yürüyüş yaptık. Stockholm'de İlk kez karşılaştığımız bir bayanla selamlaştım.
Aşağı doğru inerken geri döndü; ‘Hej’ dedi gülümseyerek bize yaklaştı. Ben de ‘Hej’ dedim. Hızlı davrandı; 'manzara çok güzel,' dedi.

Geçip gidemedik. Söyleşi başladı. Stockholm European Green Capital 2010, konusu da ortada yoktu o sırada. Bakın nereden nereye...

Onu size tanıtmak istiyorum. İstiyorum çünkü, bakın ardından neler oldu, ona da geleceğim. Bu bayanın adı Bitte. Burada olağan yürüyüş sırasında aldığımız görsellikleri de bu arada izleyeceksiniz.Değerli İzleyici,

Konu şöyle ilerledi, buzulların erimesi ile gelen nemli hava dalgası, Stockholm ağaçlarını kristal elmas parçacıkları gibi sarmalıyor günlerdir. Bu ilginç görüntüler konst/art/plastik sanat ürünleri, doğa sanatı türleri yaratıyor doğaçtan. Bu kanaviçe gibi işlenmiş seyirliklerden gözlerimizi alamıyor ve boyuna fotoğraf çekiyoruz.

Bitte, söze şöyle girdi, ‘ben kameramı evde unuttum, çok da güzel bir görüntü var, çektiğiniz fotoğraflardan bana da iletir misiniz?’

‘Evet, ağaçlar bir sanat ürünü gibi, “verkligen natur konst/gerçek doğa sanatı,’ diye karşılık verdim.

Bunun üzerine söyleşi derinleşme izi verdi. Havada ışık azalıyordu, ben de hızlı davrandım ve objelere dönerken Feryal Hanım'a seslendim. Geldi, İngilizce, Bitte ile tanıştırdım, konuşmaya başladılar ve sonuda birlikte fotoğraflarını da çektim.

İş burada durmadı, çektiğimiz karşı sahillerdeki 'Stathuset' arkasındaki karaltılara döndü ve ‘Bunlar da nedir? Olur mu, orası Stathuset, yaşayan canlı bir kent, olur mu onları oraya kuruyorlar,’ diyerek Bitte söze hızlı girdi.

Yaşadığımız yerde tuhaf inşaatlar yapıldığını söyledim. Högalid’de yapılanı gördünüz mü,’ diye sordu. ‘Evet, dedim, semtimizin kitaplığını da tasfiye etme kararı almışlar. Stockholm'u hiç böyle görmemiştim, kim yapıyor bunları.'

'Kim olacak,'dedi; 'moderatlar, (konservatifler) dedi, 'Stockholm Belediyesi de onların elinde.’

Evet olayın akışı, o kısa sürede durmadı. Çok hızlı ve anlaşılır bir dille konuşan Bitte aslında canlı, dinamik bir bayan, hemen orada bir anda bizi bir toplantıya davet etti. Çevreciyiz falan da demedik henüz.

Fakat Bitte; ‘Oraya biz çevreciler çok kalabalık gitmeliyiz,’ diye de ilave etti.

"Stockholm 2010 Avrupa'nın en yeşil Başkenti" programını da unutmuştuk.

Bitte’ye o akşam bir fotoğraf ilettik. Akredit almak üzere kendimizi de e-post ile kayıt yaptırdık toplantı için.

"Stockholms Byggnadsordning" och, ve "Stockholms Grönstruktur" (Stockholm yeşil dokusu) konusunda, Kültür evindeki toplantıya da katıldık.

Ertesi günü Bitte şunları yazdı; ‘Jag såg till min glädje att ni kom in på seminariet.' Sizin oraya geldiğinizi mutlulukla gördüm.’

Evet, bizi orada gören Bitte çok mutlu oldu. Bu toplantı konusunu ve sonuçlarını da çevre gazetecisi olarak daha sonra yayınlayacağız. Stockholm European Green Capital 2010, Avrupa'nın ilk yeşil başkenti. Seneye Hamburg olacak.

Karşı arkaplanda Stathuset ve yanlarındaki karaltı olan yeni inşaatlar ve olağan bir yürüyüş sırasında aldığımız görsellikleri izliyorsunuz.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 18 Ocak 2010

31 Aralık 2009 Perşembe

Stockholm, Blue Snow, Mavi Kar; On birinci yazı

Değerli İzleyici,

Antarktika’dan gelen tuhaf hava dalgaları iki gün önce buraya ulaştı. Stockholm, farklı bir giyim kuşam ile eski yılı geride bırakacak ve yeni yıla bu urbalarla girecek. Bu anlaşıldı. Kar yağışı yok son iki gün.

Fakat Antarktika’dan akan dalgalar havayı tuhaf bir şekilde yüklemiş, şöyle ki hava içinde taşıdığı ıslak molekül parçacıklarıyla ağaçlara ulaştığında orada mikro yıldızcıklar oluşuyor. Pırıl pırıl, kıristalize bir ışıltı yansıtıyor bunlar. Kar mavisi de bu arada farklı mercekler tarafından görülebiliyor ancak. Evet! İşte böyle. Fakat bir şey var!

Çok hızlı bakın; köprü ve köpekler iki görüntü bizi beklemeden öne geçti. Bu görselliklerin ardından koşuyoruz. Hedefimiz Longholm Adası. Bazı gazeteciler sıcak odalarında, bu geri gelmeyecek yılın son saatlerinde, içkilerini yudumlayarak yorgunluk atmak isterken, Feryal Hanım ve ben dışarıya çıkıyor ve eksi 8 – 10 derecede hızlı bir yürüyüşe başlıyoruz. Buyurunuz yer var!

Size de; 'hazır mısınız' diye soruyoruz. Bilmediğiniz bir yerdesiniz! Bu arada ikimiz bir fotoğraf yarışı başlatacağız! Bakın aşağıda kardan adam, yalnız ağaç fotoğrafı da geçti hızla, koşuyoruz fakat gerideyiz.
Fotoğrafın kuralları serbest! Benim elimde Casio - Exilim 10.1 megapixel minik bir makine var. Feryal Hanım ise Xacti 60 Sanyo ile yola çıkıyor. Arada bir değiş tokuş yapıyoruz. Heyecan verici sonuçlar çıkıyor ortaya, şaşıp kalıyoruz!

Hedefimiz Longholm Adası, dedik. Hemen adaya geçişi sağlayan köprünün oraya kadar gidip döneceğiz. Hava sert! Daha fazla ileri gidemeyeceğiz gibi bir olasılık da var. Duruma göre döneceğiz.

2009 yılını miskinlik veren bir ortamda yolcu etmek de var işin içinde fakat böyle canlı bir yıl yarı ayık bir bilinçle yolcu edilemez. Bir de gelen yılı capcanlı karşılamak var. Şuna da hazır mısınız?

Gece tam saat 24’te Vesterbron köprüsünden, karşıdaki maytap ışıltılarını izleyen yüzlerce insanın arasına karışarak, oradan size gazetecilik denilebilir haberler yapacağız. Nasıl!

Şimdi kısa bir yürüyüş denemesi bu. Yola işte bu tür düşüncelerle çıktık. Köprüye hızlı girdik. Ben çekim yaptığımda sol elimdeki eldiveni çıkarıyorum. İlk çekim Longholms Bron. İkinci çekim Vesterbron, ‘Batı Köprüsü’ bu her iki çekimi de çerçeveleme ve objeler arası uyum açısından Köğekli fotoğrafla Feryal Hanım kazandı.

Adanın öte yakasına geçtik, yürüyüş iyi gidiyor, geriye dönme tasarımı sona erdi. Fotoğraflar önde koşarken bu kez biz öne geçtik! Al renkli bir obje gördük uzakta. O yöne koştuk. Aramızda hızlı bir çekim yarışı ve obje, yer bağı saptaması var bu yarışta. Bu görsellik bana artı verdi. Kırmızı giyimli çocuk nerede? Yanda bu fotoğraf yanıtını veriyor. Fakat derinlik açısından Feryal Hanım'n çekimi de iyi.

Ardısıra sonu görünmeyen bir yol, bir ev ağaçlar arasında ve gizlenmiş bir ev. Çekimler sürdü. Bir ara sağ elimin beni işitmediğini anladım. Çekimi bıraktım.
Elimdeki bu makine ile yarışın bittiği anlaşıldı. Bir süre tek başına koştu Feryal Hanım. Ben elimin beni duyumsaması işini öne aldım elimi ağzıma götürüp hohlamaya ve öteki elimle oğuşturmaya başladım ve Ada’nın çıkışına döndüm.

Burada ışık sorunu ve sorusu ortaya çıktı. Kar mavisi diye bir de görsel yükleme başladı her iki makinede. İnsan gözü tarafından görülmeyen bir durum bu kar mavisi. Makineler bu maviyi, ışığın objeye vuruşu ile oranlıyor. Her makine farklı. Maviden uçuk mora geçiş yaparken derinlik boyutu yer yer silikleşebiliyor. Bu arada apansızın sönen yıldızlar gibi kar mavisi akşama döndü.


Ada’yı geride bırakacak köprüye yaklaşırken beni görüntüye alan Feryal Hanım bir başarıya daha imza attı. Neredeyiz? Bunun için bir simge var aşağı karede. Bunu fotoğraf belgeliyor.

Başka ilginç bir giz daha vereyim! ‘Çıplak Viking’ adlı romanımı bu adada yazdım. Evet! Zaman zaman manuel makinemi yanıma aldım ve kırlara çıktım.
Yazdı! Böyle bir kış değildi o günler. Bu anılar çığ gibi gelip geçtiler ve bu romanı yazdığım yirmi yıl öncesine bir an uçarak kaydım. O ara fotoğraf çekme işini bırakmış olduğumu sonra algıladım. Elimin canlanıp işe yaraması ise şöyle üç saat aldı.

2010 yılı da maytap şenliği ile ufukta hazırlandı. Uzakta sesler var. Çat! Çat kapıyı çaldı çalacak! Bakın, böyle kar gibi apaydınlık olmalı, hepimize sağlık, esenlik getiren bir yıl olmalı bu yıl.
Sağlık ve esenlik her işin başı...
Sevgi, içtenlik...

Feryal - Tekin SonMez
Stockholm, 31 Aralık 2009

24 Aralık 2009 Perşembe

Stockholm'de beyaz melankoli; Onuncu yazı

Değerli İzleyici,

Stockholm’de her yeri kar bastı! Türkçede bir ‘al bastı’ deyimi vardır. Şimdi bir ‘kar bastı’ anlatısı ile karşınızdayım. Her şey çok iyi günlük güneşlik giderken apansızın lapa lapa kar yağışı başladı. Hatta güneşli gün Stockholm diye bir tanımla yaklaştım o gün konuya.

Köpek Fuarı’na koştuğumuz gündü. Akşam on sekiz sularında fuardan ayrıldığımızda, kapı önünde saçaklama karla karşılaştık. Geçer dedik. Geçmedi! Kar indi ve kış çöktü! Şöyle oldu yine de; yaşam sürdü ve sürüyor. Metrolar çalışıyor, evde sıcak ve soğuk sular akıyor. Elektrik kesintisi yok.

Mağazalar açık. Tam duyarlı bir etkinlikle, Stockholm Noel sükuneti yaşamakta. Kar yoksa, Noel’de tad yoktur! Böyle karsız Noel, yarım hatta zevksizdir buralardaki insanlar için. Şimdi caddeler çam ile evlerini süslemelerde gecikmiş olanlarla dolu. Haldır haldır süren devinimler, iki odak konuda yoğunlaşmaktadır.

BİR; çam satıcılarının önünde,eve 'julgran' götürmek için sırasında eksi 6-7 derecede sırasını bekleyen insanlar görürsünüz. Bu çam satıcıları sizi şaşırtmasın! Orman kıyımı değildir buralarda bu durum.

Sayısı çok az olan köylülerin, topraklarında her Noel için üretmeyi sürdürdükleri bir iş koludur buralarda. Burada ormanlar kişi mülkiyetidir. O az sayıda köylüler zamanı gelince kendi ormanlarında yetiştirdikleri,'Julgrana' dedikleri tek boy çamları satışa çıkarırlar.
Bizde pazara sebzesini götürüp satan köylüler gibi çıkarlar caddelerin işlek yerlerine ve iki hafta süreyle tek boy çamları satışa çıkarırlar.

Bir benzetme de yapabilirim. Bizde kurbanlık koçlar, koyunlar nasıl kentin belli yerlerinde alıcı beklerse, işte onlar da bu tür bir kurbanlık koyun gibi getirirler çamları. Çevreciler ses etmez bunlara. Çünkü bu bir iş koludur.

Bostanında ürettiği bamyayı ya da kabağı kent kasaba pazarına götüren aile ile, burada çamlarını pazara götüren aileler arasında bir fark yoktur. Evet hem de aile bireylerini kadın, kız, baba çam satarken, paket yaparken görürsünüz.

Bununla birlikte, plastik ağaçlar da vardır o konuda gerçek ağaç istemeyenler için.
BİR; çam satıcılarının önü.. dedim. İKİ; Noel bir aile, şöyle ki çok yakın aile bireylerinin Noel gününde akşam yemeği için bir araya geldikleri bir törendir. Özel yemek yenir. Aile dışı insanlar buluşmalara çağrılmaz.

ÜÇ; bu arada içki alım satımı hızlanır. Burada ‘tekel’ olan bir sistem var. İçki buralarda satılır, belli bir yaşın üstünde olanlar girebilir buralara. Bu anlamda içki tüketimi birkaç katına çıkar Noel’de.

Bir de Noel akşamı toplanan ailenin, çam ağacı karşısında armağan paketlerinin açılması bir tören olur. Özellikle çocuklu ailelerde coşku yükselir. Yalnızlık da var! Tek başına olanlar daha da hüzünlenir.

DÖRT; Yaşlıların ‘huzur evleri’ Noel öncesi boşalır, yaşayan aile bireyleri varsa bir iki gün için götürürler ve bir arada Noel'i yaşarlar.

Bu arada ailesi olmayan insanlar sokaklarda daha da donuk bakışlarla yanınızdan geçip giderler. Hızlı, kartal gözü gibi keskin gözlerinizin sezgi duyumu varsa, o beyaz tenli insanların yüzlerinde daha derinleşen hüzünlü çizgileri görürsünüz, koyu mavi gözlerini uzaklarda bırakıp sizinle göz göze gelmek istemeyenler çoğunluktadır. Örnekse, bugün her yer kapalıdır ve işte yalnız yaşayanların gidecekleri şöyle açık bir pastahane bile yoktur.

Özellikle Noel’de yalnızlık iki kat zordur. Yaşam dinamikleri felç edilmiş gibi, kar altında bırakılmış bisiklet çağrışımı verir Noel'de yalnızlık. Bu durumunda olanların melankolisini anlamak da zordur. Acısını, göz yaşını içine akıtmayı çok önceleri öğrenmiş bir toplumla karşı karşıya olduğunuzu İsveç’te unutmayın. Bir şey daha, Feryal Hanım'ın 'Orman Yüksek Okulu' çğrencilerinin Noel ağacı 'Julgrana' satışlarının başarılı video sunumu işte tam aşağıda; tıklamayı unutmayın!
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 23 Aralık 2009

12 Aralık 2009 Cumartesi

Scandinaviens Hundmässa ve Stockholm; Dokuzuncu yazı

Değerli İzleyici,

Sırada bekleyen renkli haberler yoğunlaşırken araya ansızın bir vuruş; ‘Svenska Kennelklubben’ etkinliği girdi.

Mälar Kanalı’nda kuğularımızı bir an bulduk uzun zaman sonra, onlara biraz ekmek verdik.
Beklenilmedik bu güneşli günde Stockholm kanallarındaki gezimizi kannel fuarı görevi ortaya çıkınca yarım bırakıp fuara koştuk. Size sıcağı sıcağına haberler sunacağız. Fotoğraflarla izleyeceğiniz bu sempatik etkinlik diğer projeleri öteleyerek, nasıl böyle hızla öne geçti, diye bir soru yöneltebilirsiniz.

Haklısınız! Biz de farkına varamadık nasıl oldu? Fakat olan oldu ve bugün İskandinavya’nın en büyük ‘hundmässa’ köpek festivalinde son dakika görev aldık ve koştuk ve izledik. Yarın daha ayrıntılı haber verebiliriz. Bununla birlikte bugün tanık olduğumuz yarışmalar çok şaşırtıcı oldu. Tahmin etmediğimiz yarışçılar kazandılar.

İşin ilginç tarafı şudur. ‘İskandinavya’nın en büyük köpek festivali’ tanımı eksik kalır. Özellikle G. Afrika, Fransa, Avustralya ve ABD gibi ülkelerden gelen cinslerle, Kuzey’den gelen ırkların yarışması şok etkisi yarattı üzerimizde. Bu konuya daha sonra dönebilirim. İlginç bir konu var sırada; kahraman, hero olan üç köpeğe madalya verildi. Bu konuda mikrofonu blog editörü Feryal Hanım’a bırakıyorum.

Değerli İzleyiciler, ilk izlenimlerim madalya/ödül töreni üzerine. Sahnede bir gümrük polisi ve onunla siyah bir köpek göründü. Sunum yapıldı, bu akıllı köpeğe ve sürücüsüne ödülleri verildi. Adı ‘Abbe’ olan bu akıllı köpek gümrükte uyuşturucu paketlerini buluyor ve uyuşturucu taşıyıcılarının yakalanmasını sağlıyor.

Bilgiler şöyle; beş yaşındaki bu Labrador yılın ‘narkotikasökhund 2009’ ödülünü aldı. Üç yıldan beri; ‘suça karşı mücadele gurubunda’, gümrük görevlisi bayan Susanna Persson ile uyuşturucu kaçakçılarına karşı Stockholm’de çalışıyor, daha özü aman vermiyor. İnanın gözlerim doldu, insanlığa bu tür hizmet veren, kurtarıcı köpekleri görünce.

Adı 'Orax' olan diğeri ise polis küpeği, bu örgütte Kalmar İli'nde, polis Magnus Lundhal ile birlikte çalışıyor. Orax iz sürüyor ve ormanda kaybolanları buluyor. Bu yıl bilinmeyen bir doğada kaybolan bir kadını buldu. Orax bu ödülü Akita adlı bir köpekle paylaştı.



Akita ödül töreninde yoktu çünkü Akita başka bir yerde bir soyguncuyu yakalama sırasında öldü. İşte kahraman üç köpek. Bir dördüncüsünü yarına bırakıyorum. Sözü Tekin Bey’e vermeden önce evet, diyorum; yiğit köpeklere candan tebrikler, coşkulu alkışlar, alkışlar. Ve hem de birer büyük kemik, uzaktan göründüğü kadarıyla çok iştah açıcı onlar için; bıraktılar alkışlara bakmayı falan, oturdular kemiği bir patileriyle sıkıca tutup güzelce kemirmeye başladılar bile. Hem size hem de sizleri yetiştiren kişilere kucak dolusu teşekkürler, siz de insanlar kadar gurur duymayı hak ediyorsunuz. Bir şey sorabilir miyim?

Siz danseden köpek gördünüz mü? İşte en altta, tıklayın. Bu videoyu size sunarken konuyu erteliyor ve sözü Tekin Bey'e bırakıyorum.

Değerli İzleyici,
Feryal Hanım’ın verdiği bilgilere birkaç ek; ‘Abbe’ ile gümrük görevlisi Susanna Persson on beş bin kronluk ödülü aldılar. Aynı oranda ikinci ödül yine on beş bin kronluk, bu kez Orax ve görev sırasında ölen Akita adlı iki kahraman köpek arasında paylaştırıldı.

Bugünkü izlenimlerimi ben üç ana grupta toplayabilirm. Bir, hero köpekler, iki danseden köpekler, üç Jack London’un köpeklerinin yitirdiği yarışlar! İyi mi?

Bir ek; Abbe adlı gümrük köpeği bir yıl içinde 99 uyuşturucu kaçakçılığını ortaya çıkarmış ve bunların ederi ise elli dört milyon kron değerindeymiş. Şaştınız mı?
Eve dönüşte dışarı koştuk ki, güneşli gün Stockholm’e bu kez kar yağıyordu.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 12 Aralık 2009

27 Eylül 2009 Pazar

“Rödgrön dag” /Alyeşil gün; Sekizinci yazı

Değerli İzleyici,

Şölenin müzik yanı kimsenin umurunda değil. Kimler var, kimler yok bu şölende! Buranın ünlüleri Bo Kasper’in Orkestrası eşliğinde Sarah Dawn Finer adında şarkıcıdan söz ettim, işte şimdi karşımızda.
Evet ‘Al/yeşil gün’, “Rödgrön dag” bunun ne olduğu ortaya çıktı!

Evet önemli bir haber! SDP Başkanı Bayan Mona Sahlin, Gröna sözcüleri Bayan M. Vetterstrand ile Peter Eriksson ve Venster Partiet Başkanı Lars Ohly konuşacaklar. İzleyiciler arasındaki yaşlı kesim dikkat çekici oranda fazla. Bunlar, bu kuşak bugünkü İsveç’i kuran Sosyal demokratlar ve.. ve son iki seçimi yitirenler de onlar.
Mikrofonu şu anda Blog editörü Feryal Hanım’a veriyorum. O şenliğin anlatısına dönüyor ve Kameraları şölen alanına çeviriyoruz şimdi. T.S.

Değerli İzleyiciler,
Mikrofon bende, eşimle farklı yerlerdeyiz. Ben, tanıtım broşürlerini vermek için açılmış çadır standlarda partilerin genç nesli üyelerinin yanındayım. Eşim yine büyük sahnenin karşısında.

Konseri izleyenler el ve ayaklarıyla tempo tutuyorlar. Sahnenin tam karşı biraz uzağına düşen alanda birçok çadır stand açılmış ve genç partililer üyesi oldukları partilere ait tanıtım broşürlerini, kalem, bloknot, şeker ve benzeri hediyelikleri sunuyorlar, para karşılığı satış da var. Ben de oradan izliyorum. Çevrede her ülkenin ağız tadına göre o ülke insanının mutfağını temsil eden ayrı ayrı yiyecek içecek satışı yapılan çadırlar da kurulmuş.

Onun deyimiyle ‘eskitüfek’ sosyal demokratlara yakın sahnede konuşan parti önderlerinin söylediklerini not ediyor. İşte şimdi üç parti temsilcisi sahneye çıktılar. Tanıtım yapıldı. Her üç parti temsilcisi tek tek soruları yanıtladı. Yine müzik grupları doldurdu sahneyi. Parti önderleri konuşmaya ara verdiler. Bir sahne sanatçısı halkı oyalama gayretiyle çoşkun bir hava yaratmak istiyor.

Parti başkanları tek tek büyük sahneye çağrılıyorlar. Şimdi kameramı oraya yöneltmem gerekiyor. Bu sırada Mona Sahlin tek olarak sahneye çıktı; özgüveni yüksek, ciddi, şık ve çok güzel bir ses tonuyla konuşmaya başladı. İlk başta; “yemek hep kırmızı olmaz biraz da yeşil katmak lazım, böyle daha lezzetli olur,” dedi. Bu espri alkışlandı. Bundan sonra öteki parti sözcü ve başkanları konuşma yaptılar.

İşte eşim uzaktan bana işaret etti. Mikrofonu ona vermeden önce bugün beni çok duygulandıran başka bir konuya değinmek isterim.

İzleyiciler arasındaki yaşlı kesim oldukça fazla. Sosyal demokratlar, işçi sınıfının emekçileri, kaybolmakta olan bir neslin, hem de İsveç’i İsveç yapan bir neslin son fertleri olarak gülümseyen yüz ifadeleriyle, taraftarı oldukları partiye destek sağlamak için rengi belli oylarıyla alanı doldurmuşlar. Biraz da hüzünle devam eden sahneyi izliyorlar.

Değerli İzleyici,

Blog editörümüz Feryal Hanım bugün alyeşil şenliğinin ağırtop izleyicilerini anlattı. Buradaki sükunet ortamı benim gibi onun da dikkatini çekmiş. Ayrıca sahnedeki hareketli fakat taşkın ve kışkırtıcı olmayan konuşmaları, hüzünle izleyen eski tüfek ‘Sosyal Demokrat, işçi sınıfının emekçilerinden’ söz etti, hatta ‘koybolmakta olan bir nesil’ dedi. Bu görüşlere katılırım.

Evet! Her şey çok değişti. Olof Palme’nin ardılı gelenler tutunamadılar. Dünya koşulları da her yerde çok hızlı değişti. İri, pençe gibi güçlü elleriyle bu ülkede kurulan sosyal toplum barışının yeri doldurulamayacak bir kuşağı İsveç’te yok oluyor artık.

Kendisine teşekkür ediyor ve evet izlenceyi kapatıyorum.

Evet! Unutmadan, son dakika notu, SDP Başkanı Bayan Mona Sahlin, Gröna Parti sözcüleri Bayan M. Vetterstrand ile Peter Eriksson ve Venster Partiet Başkanı Lars Ohly’nin yaptıkları konuşmalardan şu sonucu çıkarıyoruz.. Bu üç muhalefet partisinin ortak noktası, çevre ve işsizlik! Bu ortak payda altında bir yıl sonra İsveç’te genel seçim hazırlığı var. Konservatif üç partinin sürdürdükleri hegamonyaya, özellikle Stockholm'de yeşil alanlara kurulan kondular ve gökdelenlerle çavre yıkımına karşı bu kez allı yeşilli üç 'alyeşil' muhalefet partisi var. Bir yıl sonra görelim, bakalım!

Parti liderleri yeşil bir köşede, kırmızı sözlerle medyayı yanıtladılar ve ‘Al yeşil gün’ şenliğine gelenler yavaş yavaş dağılmaya başladı.

Sevgi, içtenlik...
Feryal - Tekin SonMez
İsveç Sosyal Demokrat Parti’nin bayrağı ‘al’dır. Batı Koministleri de ‘al bayrak’ taşır. Bir de Çevre Partisi var, onlar ise yeşil renklidir.